Milliyetçilik üzerine yapılan tartışmaların giderek yoğunluk kazanmasının nedeni, milliyetçiliğin geçerliliğini yitirdiği ve tarihin dışına düştüğü iddiasıdır. Yaygın ve bir o kadar da biçimsiz bir şekilde dile getirilen bu görüş, milliyetçilik konusunda herhangi bir felsefi ayrım yapmadan ve tarihî kökleri üzerine yeterince düşünmeden acalece verilen kararın sonucudur. Meseleyi gereği gibi anlamak ve geçerli bir sonuca ulaşmak için milletlerin tarihî varlıklarını nasıl kazandıklarını ve kurumsallaştıklarını, ayrıca varlıklarını korumak için tarihî süreçte nasıl değişim geçirdiklerini dil, tarih ve akıl ekseninde nasıl fikrî ve duygusal bağ oluşturduklarını ayrıntılı bir şekilde çözümlemek gerekir. Bir milletin gerçekliği en somut biçimiyle dil, tarih ve akıl yoluyla açığa çıkar. Beşerin yeryüzüne yayılışı ve farklılaşması din dilinde “İnsanlar bir tek milletten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler.” (Yunus 10: 19) “Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi.” (Tekvin 11 / 2) şeklinde yer almaktadır. Tarihî varoluş biçimini tanımlayan bu ifadeler, kolektif bilincin sadece modern döneme ait olmadığını gösterir. Beşerî tecrübe dil, tarih ve akıl / kültür içinde varlık kazandığı için bir varoluş biçimi olarak millet olma modern zamanlara özgü değildir. Eğer denildiği gibi ise Mete Han’ın Çin İmparatoruna yazdığı mektupta: “Bozkırda eli yay tutan bütün kavimleri Hun yaptım,”1 sözünü nasıl anlayacağız? Bütün kavimleri Hun yapmak millet inşa etmenin diğer bir adıdır. Demek ki milletleşmek veya millete ait olmanın biçimi ve bağlamı, insanlık tarihini şekillendiren inançlar ve felsefi sistemler bağlamında yeniden inşa edilmektedir. Sosyal ve kültürel anlamda bir dile, tarihe ve onun taşıyıcısı olan millete ait olmak tarihî ortam içinde insani durumla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bu durum, beşerî, tarihî ve lisani bir olgudur. Beşerî varoluş biçiminin ana unsurunu oluşturan bu aidiyetin sona erdiğini söylemek beşerî düzlemde toplumsal varoluşun mantığını ve işleyişini yok saymakla aynıdır. Modern zamanlara özgü ırka dayalı bir aidiyet üzerine dünya inşa etmenin geçerliliğini yitirdiği söylenerek tek tip ve Batı merkezli kültürel evrenin ürettiği bir milliyetçi modele atıf yapılmaktadır. Oysa modern zamanlarda üretilen milliyetçiliğin milletten millete, yani varlık, bilgi ve değer tasavvuruna göre farklıfarklılık arz ettiği bilinen bir gerçektir. Bir ideolojik akım olarak milliyetçiliğin, ana temalarını modern dünya görüşünden aldığı ileri sürülerek yapılan çıkarım ve eleştiri de tek başına yeterli değildir. Zira modern bilginin dinî yorumlamada kullanılması bahse konu olan iddia ve eleştiriyi boşa çıkarır. Sözü edilen gerekçeye yaslanarak milliyetçiliği ilkellik olarak takdim edenlerin özgürlük ve demokrasi altında kutsallığa ve kana dayalı bir söylem geliştirmeleri tarihin en ilginç cilvesidir. Ortak tarihin ve kültürün dilini yok sayarak “etnik durum” üzerinden sürdürülen fikrî ve siyasi söylem ırkçıdır. Çünkü bu söylem; hiyerarşik ve sınıra dayalı kabileci mantığa göndermede bulunur. Milliyetçiliğe karşı olan kesimlerin böyle bir söylemi benimsemeleri tarihî yanılgının ötesinde, bir bilinç kaybıdır. Oysa eleştirdikleri milliyetçilik tarihî mukeddaratın terimleriyle düşündüğü için ırka değil, millete ve onun ortak değerlerine dayanır. Nitekim sömürgeciliğe karşı geliştirilen milliyetçi haraketlerin hiçbirisinde ırkçı ögelere rastlanmaz. |